|
Published Stories (Yayınlanmış Öyküler)
ÖLÜMSÜZ YARIŞ
Romanya’nın Braşov şehrinin en iğrenç sokaklarından birinde, çürümüş bir borudan fışkıran lağım suları, etrafa tiksindirici kokular yayarak, tertemiz yağmur suyu birikintilerini şeytani bir zevkle önlerine katarak ilerliyorlardı. Bu şehrin nüfusunun yüzde 26’sı çingenelerden oluşuyordu. Biri altın dişli, öteki koca sivilceli iki çingene kadın, ayakkabılarının içine sızan bu pislik seline pek de aldırış etmeksizin kaldırımda oturmuş, bütün şirretlikleriyle tartışıyorlardı. Fransız filozofu üstat Denis Diderot, çingeneleri, “Elleri inceleyerek geleceği okuyabildiklerini iddia eden avareler, asıl yetenekleri şarkı söylemek, dans etmek ve hırsızlık yapmak olan kişiler,” diyerek bir genelleme yapıp tanımlamıştı; genellemeler çoğunlukla hatalı olurlardı, fakat bu iki kadın için bu tanımlama hiç de yanlış görünmüyordu…
Sokaktaki tartışmanın konusu falcılıktı. Cadı suratlı bu iki çingeneden acaba hangisi daha iyi falcıydı? O kirli kulaklardan hangisi meçhul geleceğin fısıltılarını daha iyi duyabiliyordu? Küçük bir mahalleye iki falcı fazla geliyordu; iyi olanı kalmalı, kötü olanı gitmeliydi. O halde bir yarışma düzenlenmeliydi! Her iki çingene de aynı adamın falına bakmalı ve hangisi geleceği doğru tahmin etmişse ötekisi pılıyı pırtıyı toplamalıydı...
Gece yarısını geçer geçmez hava birden ayaza çekmişti. Çingenelerden biri çöp tenekesini korkunç gürültüler çıkararak boşalttı; diğeri de, yaşlı bir ağacın kuru dallarını koparıp tenekenin içine attı. Cehennemin ortasında ateşe üşüşmüş iki şeytan gibi oturup kâh çekirdek çitleyerek kâh duygulu şarkılar söyleyerek beklemeye başladılar. Kızıl alevlerin verdiği o gizemli ışıkta, çingenelerin suratlarındaki çizgiler dehşet verici uçurumlar gibi derin görünüyorlardı.
Aradan yarım saat geçti; o capcanlı genç ateş artık ihtiyarlamış, neredeyse cılız bir mumla, minik bir ateş böceğiyle aşık atamayacak kadar sönükleşmişti. Ateş son nefesini verip ağzından dumanlar kustuğu anda, sokağın aşağısından ayak sesleri gelmeye başladı. Bu saatte ya huzursuz hayaletler dolaşırdı ya da uykulu gece bekçileri! Çingene kadınların gözleri, bekçinin feneri üzerlerine tutulunca kedi gözleri gibi ışıldadı. İşte bir müşteri gelmişti nihayet!..
“Bekçi kardeş, gel bir falına bakayım; gecenin bu saatinde fallarım hep doğru çıkar benim,” dedi altın dişli çingene.
“Hadi bak bakalım, kocakarı!” dedi bekçi ve sol elinin ayasını uzattı çingeneye.
“Kardeş, ben öyle sahte falcılar gibi avuç içlerinden geleceği okumam. Yaklaştır bakayım ağzını burnuma, nefesini koklayacağım. Nefesinin içindeki ruhtan haberler vereceğim sana,” dedi altın dişli çingene.
Bekçi, birkaç kez derin nefes alıp verdi; çingene, sanki bir çam ormanındaki bol oksijenli havayı soluyormuş gibi bekçinin verdiği nefesi iştahla ciğerlerine çekti.
“Kardeş, iyi ki sarımsak yemişsin. Sarımsak kötü niyetli ruhları kaçırtır. Kötü niyetli ruhlar insana doğru bilgi vermezler. Ben haberlerimi ‘doğrucu’ ruhlardan aldım. On birinci ayın on birinci günü, tam gece yarısı bir uçak kazasında öleceksin sen,” dedi altın dişli çingene.
“Defol git, mendebur karı! Sen benimle dalga mı geçiyorsun, ha? Ekmek alacak param yok, uçağa nasıl binecekmişim ben?.. Hey, Arap teyze! Şu sünepe karıdan hayır yok, gel bir de sen bak bakalım falıma,” dedi bekçi.
“Kardeş, aç avucunu bakayım,” dedi koca sivilceli çingene.
Yüzüklü parmaklarını bekçinin ayasının içinde defalarca gezdirdi; bekçi gıdıklandı, huylandı.
“Beş gün sonra, geceyle sabahın buluştukları noktada, yatağının içinde alev alev yanacaksın,” dedi koca sivilceli çingene.
Bekçi, söylene söylene çekip gitti. Aradan beş gün geçti; gece yarısı olmak üzereydi. Gece ve sabah, dolunayın altında, birbirinden saatlerce uzak kalmış iki ateşli âşık gibi romantik bir buluşma yapmak üzereydiler. 11 Kasım günüydü. İki falcı, bekçinin evinin yakınındaki soğuk kaldırıma tünemiş, birbirleriyle dalga geçiyorlardı.
“Bacı, bak adam evinde uyuyor; uçakta falan değil, sen kaybettin,” dedi koca sivilceli çingene.
“Bacı, hani adam yatağında yanacaktı alev alev? Bak pencerede ışık yok, bekçi mışıl mışıl uyuyor; sen de kaybettin gayrı!” dedi altın dişli çingene.
Gece yarısına saniyeler vardı. Birden gökte bir ateş küresi belirdi. Dayanılmaz bir gürültüyle bekçinin evinin üzerine düştü. Bekçinin uyuduğu oda alevler içindeydi. Şehrin üzerinde patlayan bir yolcu uçağının parçalarından biri düşmüştü yere. İki çingene korkudan birbirlerine sarıldılar. İkisi de haklı çıkmışlardı. Ama hangisi daha iyi falcıydı? Bu işi halen çözememişlerdi!..
“Bacı, en iyisi ben senin falına bakayım; sen de benim falıma bak; kim doğru bilirse o galip olsun,” dedi altın dişli çingene.
Her ikisi de birbirlerinin fallarına baktılar:
“Elli gün geçecek, karnına bir bıçak saplanacak; her yer kan olacak, Sezar gibi yıkılacaksın yere,” dedi altın dişli çingene.
“Bu yıl biterken gözlerin bulanacak, yüzün sararacak, kesilmiş bir ağaç gibi devrileceksin,” dedi koca sivilceli çingene.
Aradan bir hayli zaman geçti, tam olarak elli gün geçmişti... Yılbaşı gelmişti. İki çingene yine aynı pis sokakta rastlaştılar; gece yarısıydı. Kucaklaştılar, öpüştüler; çok samimiydiler. Koca sivilceli çingene, iki kırmızı elma çıkardı eteğinin altından ve bir iyi niyet gösterisi olarak bir elmayı öteki çingeneye verdi. Kendisi de elindeki elmayı yemeye başladı. Barışmışlar mıydı acaba?
“Bacı, elman da çok güzelmiş; bak ben de sana bir şey vereceğim, bakalım tadı hoşuna gidecek mi?” dedi altın dişli çingene, ve eteğinin altından bir hançer çıkarıp koca sivilceli çingenenin karnına sapladı.
“Bak, gördün mü, falım tıpatıp doğru çıktı; aradan elli gün geçti ve şimdi yerde kanlar içinde yatıyorsun Sezar gibi,” dedi ve ekledi: “En iyi falcı benim bacı!...”
Birkaç dakika sonra altın dişli çingenenin gözleri bulanmaya, yüzü sararmaya başladı ve dipten kesilmiş bir ağaç gibi hızla yere düştü.
“Bak gördün mü, benim de falım doğru çıktı. Sana verdiğim elmanın içinde zehir vardı,” dedi, yerde kanlar içinde yatan koca sivilceli çingene...
“O halde bacı, cehennemde görüşmek üzere! Orada devam ederiz hangimiz daha iyi falcı diye…”
Bu yarış, şiddetli bir tutkuya dönüşmüştü. Üstat Ovidius, “İçtikçe susarız,” demişti ve çingeneler yarıştıkça daha fazla yarışmak ister bir hale gelmişlerdi. Altın dişli çingene ve ötekisi son nefeslerini verdiler. İki çingenenin bu ölümsüz ve çılgın yarışı sonsuza dek sürdü gitti, çünkü İngiliz romancı Edward Bulwer Lytton’un söylediği gibi, “Tutku, asla dinlenmek bilmezdi!..”
Mehmet Murat ildan
KEREMPE FENERİ
Beş yaşındaki İbrahim, bir yalıyarın tepesine kurulu evlerinin önünde oturmuş çok garip sorular soruyordu babasına:
“Evimiz niye zürafa gibi upuzun, baba?” dedi, bebeksi bir saflıkla.
“Deniz fenerleri hep böyle uzun olurlar, yavrum,” diye sevecenlikle yanıtladı Şemsi bey.
Şemsi beyin dedesi ve babası da, Kastamonu’nun Cide ilçesinde bulunan Kerempe burnunda 1884 yılında Fransızlar tarafından yapılmış olan Kerempe deniz fenerinde çalışmıştı.Babadan oğla geçen bir tür krallıktı burası, bir “Deniz Feneri Krallığı!” Bu fener denizden 82 metre yükseklikte bulunuyordu; yüksekliğine ulaşmakta Karadeniz'in sisleri bile zorluk çekerdi!.. Bu harika fener, Cide’den İnebolu’ya giderken bir virajı dönünce sürpriz bir şekilde aniden çıkardı karadaki yolcuların karşısına ve onları kendisine hemen âşık ederdi!..
Şemsi bey, küçük İbrahim’i kucağına alarak,
“Duyuyor musun sesleri? Burada her şeyin bir dili vardır, konuşur, fısıldaşır!” dedi.
“Bir şey duymuyorum, baba!” diye yakındı küçük İbrahim.
Şemsi bey, oğlunun minik kulaklarını kapatan yünlü beresini başından çıkardı ve uçurumun altını işaret ederek,
“Bak, dinle şimdi, kayalara çarpan dalgalar martılara bir şeyler söylüyorlar. Duyuyorsun değil mi?” dedi.
Küçük İbrahim, önce korkulu gözlerle aşağıya baktı ve sonra başını yukarı kaldırdı; çığlık atan martıları duyduğunda,
“Martı dalgaya ne diyor, baba?” diye sordu.
Şemsi bey, “Geveze martı şimdi dalgayla değil deniz feneriyle konuşuyor!” diyerek oğlunu iyice şaşkına çevirdi.
Çığlık atan martıyı yanıtlarcasına deniz fenerinden uğultular yükseldi. Sert rüzgarın fenere çarparak çıkardığı bu uğultuları duyan küçük İbrahim, babasının “Bilinmeyen dilleri” kolayca anlayabilen bir tür cadı olduğunu düşündü... Yıllar sonra, kendisi de o gizemli dilleri öğrendi. Yalıyarın en uç noktasında saatlerce oturup, dalgaların martılarla, martıların deniz feneriyle yaptığı sihirli konuşmaları zevkle dinledi…
Aradan çok uzun yıllar geçmişti; bu “Deniz Feneri Krallığında,” kral Birinci Şemsi ölmüş, yerine Birinci İbrahim geçmişti. İbrahim de babasının kendisine öğrettiklerini oğlu Ömer’e aynen öğretmek istiyordu. Uzun yaz günlerinde tahta kaşık yapmasını, uzun kış gecelerinde kaval çalmasını öğretmeliydi kendi oğluna. Her şeyden önemlisi de, bu ıssız yalıyarın tepesinde konuşulan o tuhaf dilleri öğretmeliydi... Martıların ne konuştuklarını, denizin ne dediğini bilen bir insan kendisini asla yalnız hissetmezdi. Üstat Çehov, “Yalnızlık hisseden bir kimse için her yer çöldür,” derdi ve bu bahsedilen sırlı dilleri öğrenmek muhakkak ki çölü ormanlaştıracaktı!..
Bir yaz gecesiydi. Fenerin ışığı 18 saniye aralıklarla 2 saniye parlama şeklinde yanıyordu; kelebekler, böcekler ve güveler bu ışığa geliyorlar, küçük Ömer’in kedisi de bunları keyifle avlıyordu. İbrahim, her gece olduğu gibi o gece de yalıyarın en uç noktasında oturmuş, fenerin yanıp sönen kristaliyle aydınlattığı denizi dinliyor, bazen de uyukluyordu… Bir karaltının koşarak kendisine doğru geldiğini fark etti. Gelen, oğlu küçük Ömer’di:
“Baba, baba! Burada her şeyin bir dili vardır, konuşur demiştin ya... yatak odam aslan gibi kükrüyor, baba!” diye bağırdı.
Hemen ardından İbrahim’in karısı Hürmüz hanım koşarak geldi. Büyük bir korku içerisindeydi. Küçük Ömer’in duyduğu o kükremeler bir yer kaymasının duvarlarda yarattığı seslerdi. Aile hızla tehlike bölgesinden uzaklaştı. Deniz fenerinin üzerinde çok derin çatlaklar oluştu. O görkemli fener, doğuştan felçli olduğu için hiçbir yere kaçamadı; şiddetli bir sarsıntıyla birlikte, zehirli bir kurşunla vurulmuş heybetli bir fil gibi yere devriliverdi. Koca bir tarih un ufak oldu; tozların arasında yok oldu…
Üzgün aile gün ışıyıncaya kadar orada büyük bir ateş yakarak gözyaşları içerisinde bekledi. Uzaktan onları gören olsa, Zerdüşt dininden ateşe tapan Gebr’ler Kastamonu’ya gelmiş sanırlardı. İbrahim, sabah güneş doğarken ayağa kalkıp etrafı dinledi; martılar halen çığlık atıyorlar, dalgalar halen bir şeyler söylüyorlardı, fakat konuşmalar hiç anlaşılmıyordu. Deniz fenerinin ölümüyle birlikte sanki büyü de bozulmuştu. Tıpkı birbirinden ayrılmaz üç kafadar arkadaştan biri eksildiğinde, diğer iki arkadaşın anlamsız konuşmalarına benziyordu bu.
Üç ayaklı bir masanın bir ayağı kesilmişti; masa halen oradaydı, fakat eğrilmiş, güzelliğini kaybetmişti. Bir bütünden önemli bir parça çıkmış ve artık o bütünün büyüsü bozulmuştu. Martıların ve dalgaların konuştukları dil artık İbrahim için yabancı bir dildi. İbrahim, eşi Hürmüz hanımı ve küçük Ömer’i alıp oradan sonsuza dek ayrıldı...
Kerempe deniz fenerinin olduğu bölgeyi çok yoğun sisler kaplamıştı. Fenerin yanı başındaki sis düdüğü binasından siren çalmaya başladı. Sireni Hürmüz hanım çalıyordu. İbrahim, görmekte olduğu kâbustan uyandı. Hızla ayağa kalkıp fenere doğru koştu ve Osmanlı döneminde inşa edilmiş olan Kerempe deniz fenerinin sapasağlam ayakta olduğunu görüp sevinç gözyaşı döktü. Sabah olduğunda üç ayaklı masanın bütün ayakları, dalgalar, martılar ve fener bir bütün halinde oradaydılar ve her zamanki gibi birbirleriyle sıkı fıkı sohbet ediyorlardı… Bütünün güzelliğinin sırrı, değişik parçaların oluşturduğu sihirli birliktelikteydi!..
Mehmet Murat ildan
|