|
Romanlardan Kısa Alıntılar (Novel Extracts)
Antikacı Arago'nun Günlüğü
Antiquary Arago's Diary
Sisler ve yağmurlar ülkesi İngiltere'nin en eski kasabası Colchester yakınlarındaki Dedham isimli zengin bir köy mahmur gözlerini bol güneşli bir güne açıyordu. 1700 yıllarının ortalarına kadar dokumacılık işlerinin ve yün ticaretinin yapıldığı bir yöreydi burası. Londra'da Kraliyet Akademi Okulu'nda eğitim görmüş ünlü ressam John Constable'ın çocukluğunu geçirdiği ve sonradan yağlıboya tablolarını yaptığı bu pitoresk yörenin cins horozları çatlak sesleriyle ardı ardına sabahın yeniden dirilişini ilân ediyorlardı! Ne de olsa onlar serin sabahların gönüllü trompetçileriydi! Bahçelerdeki rengârenk çiçekli krizantemler, gökkuşaklarına özenerek bir "yerkuşağı" yaratmışlardı. Köyün şirin çocukları kırmızı tuğlalı okullarına gitmek için yaygaracı makak maymunları gibi büyük sürüler halinde henüz sokaklara dökülmemişlerdi; onların kahvaltıları için kapı kapı dolaşıp taze süt satan sütçüler ve birkaç vazifeşinas çöpçü kasabadaki canlanmanın öncülüğünü yapıyorlardı.
Yanı başında Stour nehrinin sakince aktığı bu asil köy, tutuculuğu ve gelenekçiliği sayesinde geçmiş zamanların eşsiz güzelliğini bugünlere dek taşıyabilmişti. Birkaç yüzyıldır önemli hiçbir değişme olmadığı için Tudor üslûbu binalar, Gregoryen cepheli evler yapıldıkları zamanki gibi harika bir şekilde duruyorlardı. Sanki bu binalar Mısırlı ustalar tarafından mumyalanmış ve geçen zamana karşı tıpkı “Hıristiyan Bozulmazlar” Azize Bernadette ya da Azize Veronica Giuliani gibi mükemmel bir biçimde korunmuşlardı!.. 1086 yılında Kral William’ın emri ile hazırlanmış olan Ortaçağ kaynakçası Kıyamet Günü Kitabı’nda da şirin Dedham köyünün ismi geçiyordu; o zamanlar iki yüz nüfuslu küçücük bir köy olarak kayıtlara geçmişti Dedham.
Şöhretli bir roman yazarı Gregory Morgan, köy yakınlarındaki geniş arazili bir çiftlik evinin kasvetli çalışma odasında deri ciltli kitaplarla dolu bir yazı masasının üzerinde mekanik bir saat düzeninde büyük bir ciddiyetle çalışıyordu. Kalemini her oynatışında, masadaki gümüş enfiye kutusundan yansıyan sabahın kızıl ışıkları, duvarda asılı duran ve Rembrandt'ın ünlü eserinin bir taklidi olan "Profesör Tulp'un Anatomi Dersi" isimli yağlı boya tablonun üzerinde çılgınca dans ediyorlardı. Odada, masanın üstü hariç her yer mükemmel bir düzenlilik içerisindeydi.
Yörenin yetiştirdiği büyük ressam John Constable'ın Stour nehri üzerinde kurulu değirmeni gösteren meşhur “Dedham Değirmeni” tablosunu yapmasından bu yana tam kırk beş yıl geçmişti; üstat Charles Dickens'ın en iyi romanı Büyük Umutlar yayınlananı da dört yıl olmuştu. Kraliçe Victoria İngiltere'sinde 1865 yılının Kasım ayının ılık bir Salı günüydü. Seslerin tellerle iletilmesinin icadına on bir yıl kalmıştı; gramofonlardan duygulu melodilerin coşkuyla yükselmesine ve elektrik ampulünün karanlıklara meydan okuyuşuna on üç yıl, ilk otomobilin ortaya çıkıp çevreyi umursamazca kirletmeye başlamasına da yirmi yıl vardı. İşte böylesine büyük gelişmelere, insanlık tarihinin çok önemli dönüm noktalarına hiç de uzak olmayan bir geçiş zamanıydı 1865 yılı. Bu yıllarda doğanlar, yirmili yaşlara gelinceye kadar pek çok yeniliğe, devrimsel değişimlere tanık olacaklardı; yepyeni buluşlar, hayal ateşlerini körükleyen şaşırtıcı icatlar çalışkan heykeltıraşlar gibi geçiş döneminde doğanların dünyasını daha önce hiç görülmemiş boyutlarda şekillendireceklerdi; bu şanslı insanlar, uygarlığın şahlanışının en yakın tanıkları olacaklardı.
Morgan çiftliğindeki sarkaçlı bir saatin gongu yedi kez gizemle çaldı, kitapların işgali altındaki odada kilisemsi bir atmosfer yarattı. Çiftliğin İskoç kâhyası Allan, gonk seslerinin ağır bir kutsallık havası verdiği bu odada kucağına doldurduğu odunları kuş besler gibi azar azar şömineye atıyordu; aç alevler, yeni gelen kuru odunları ateşten dişleriyle iştahla ısırıyor, odunlarsa bu kül edici ısırıklara acıyla isyan ediyorlardı; onlar da tıpkı engizisyon ateşlerinde yanan sözde cadılar kadar günahsızdılar çünkü.
Çiftliğin centilmen efendisi bay Morgan ve onun efendi görünümlü uşağı bay Allan âdeta birbirlerinin varlıklarından habersiz, bütünüyle kendi işlerine dalmış bir haldeyken, bay Morgan’ın güzel karısı, evin tek hanımı Elizabeth bir ilkbahar bahçesinden esen ılık yel gibi odaya girdi; girer girmez eski kitap kokulu loş odayı lâvanta çiçeği esansına benzeyen lâtif bir parfüm kokusu sardı. Kâhya Allan, iyi eğitilmiş bir uşak olmanın verdiği incelikle çalışma odasından hemen ayrıldı; domuz pastırmalı, böğürtlen reçelli, sütlü ve yumurtalı zengin bir kahvaltı hazırlamak üzere sessizce mutfağa gitti. Elizabeth Morgan, pembe sabahlığının üzerini örten battaniyeye sıkıca sarılmış bir halde hayranlıkla ve gururla Gregory'yi, uzun boylu, uzun favorili, uzun parmaklı, uzun kirpikli bu yakışıklı adamı izliyordu; duygular iyice yoğunlaşınca cazibeli gözler sevimli damlacıklarla doldu.
Paris'in Altındaki Güller
Roses Underneath Paris
Zenginliğinden ve stratejik bir noktada bulunmasından dolayı milattan önce elli iki yılında büyük komutan Jül Sezar’ın güçlü lejyonları ürpertici bataklıklar ve caydırıcı hisarlarla çevrili bir balıkçı köyünü ele geçirip ona Lutetia Parisiorum adını verdiler. Bataklık anlamına gelen Lutetia, İsa’dan önce iki yüz elli yıllarında, kaliteli altın para basmalarıyla ünlü Kelt kabilesi Parisii’nin Seine nehri üzerindeki “Île de la Cité” isimli adaya yerleşmesiyle kurulmuştu; ileride üstat Victor Hugo’nun Notre-Dame’ın Kamburu’nda Paris’in özü ve kalbi diyeceği ve gerçekten de Paris’in coğrafi merkezi olan ünlü adaydı burası. Ağaçların gölgesi altındaki Vert Galant meydanına pruvasını yöneltmiş bir tekne biçimindeki geleceği parlak bu Kelt adası yüzyıllar içerisinde bir çınar ağacı gibi yavaş yavaş ama hiç durmadan, hiç yorulmadan, yoluna çıkan bütün engelleri aşarak büyüdü, gürbüzleşti; bu arada pek çok badireler de atlattı, bin bir türlü bunalımlarla sarsıldı. Üçüncü yüzyılda barbar istilasının yarattığı yıkımı yaşadı, dokuzuncu yüzyılda Norman saldırılarına maruz kaldı, 14. ve 15. yüzyıldaki savaşları, “Siyah Ölüm” denen veba salgınlarını, 16. yüzyılda Protestanlarla Katolikler arasında meydana gelen iç çatışmaları, Prusya kuşatmasını ve Komün günlerinde çekilen sıkıntıları yaşadı… Büyüleyici bir güzelliğe sahip, estetik harikası Paris, olayların çılgın denizlerinde vahşi dalgalarla yüzyıllarca dövüldü, ancak başına gelen onca olaya rağmen onun için “Fluctuat nec mergitur,” dediler, yani “Dalgalarla dövüldü, ama batmadı!” 1930lu yıllara gelindiğinde nüfusu iki buçuk milyona ulaşmış kadim zamanların Lutetia’sı Paris, dünyada sanatsal öncülüğün ve dev entelektüellerin merkezi haline geldi. Birazdan anlatmaya başlayacağımız ilginç olaylar, Romalıların Galya dedikleri ülkenin başkentinde, dünyanın bu en romantik, en güzel şehrinde; kaliteli oyuncuların, seçkin yazarların ve orijinal müzisyenlerin modern çağın temellerini attıkları, dünyanın yüzünü değiştiren düşünce akımlarının bolca filizlendiği, modanın, sanatın, kültürün ve elbette aşkın merkezi bu rüyamsı kentin eski bir sokağında başlamıştı.
Napolyon’un kalıntılarının St. Helena adasından getirtilip Les İnvalides’e gömülmesinden bu yana doksan iki koca yıl geride kalmış, korkunç barbarlıkların simgesi I. Dünya Savaşı’nın üzerinden de on sekiz yıl geçmişti. Paris'in sembolü Eiffel Kulesi'nin tepesinde Nazi bayrağı gamalı haçın dalgalanmasına daha on yıl vardı. Endüstriyel ülkelerde trajik borsa çöküşlerinin, acıklı banka iflaslarının, yüksek işsizliğin, verimlilikte ve milli gelirde dramatik düşüşlerin yaşandığı Büyük Ekonomik Bunalım başlayalı da henüz üç yıl olmuştu; bu cehennemi ekonomik bunalım öteki ülkelerden birkaç yıl daha geç bulaşmıştı Fransa’ya; bu açıdan şanslı bir ülke sayılırdı; ancak tam da şu an içinde bulunduğumuz yıl, küresel iktisadi fırtına gecikmeli de olsa, en ırak noktalara bile ulaşan bir grip salgını gibi Fransa’yı da etkisi altına almıştı. Komünizmin ciddi bir tehdit olarak algılanıldığı ve onun özel mülkiyete dair katı fikirlerinin gölgesinden bile korkulduğu zamanlardı artık bu zamanlar; orak çekiçli kızıl bayraklar Batı’yı rahatsız ediyorlardı!.. Bir panik ve güvensizlik ortamı vardı her yerde; hastalanıp yatağa düşmüş Kapitalizm ne zaman iyileşip ayağa kalkacaktı, ya da kalkabilecek miydi?..
Avrupa’nın en geniş ve en verimli havzalarına kurulu Paris’te 1932 yılının sekizinci ayının hafif esintili bir yaz günüydü; günlerin yirmi birincisiydi; esintiye rağmen hava oldukça sıcaktı. Ortalık, siyah kedileri görmekte zorlanılacak kadar kararmaya başlamıştı; geceyi getiren akşam yıldızı perisi Hesperos iş başındaydı besbelli; gökyüzü tamamen yıldızlıydı. Bütün yıldızlar, ekonomik bunalımdan dolayı turist sayısındaki düşüşe rağmen halen dünyanın en çok ziyaret edilen kenti unvanına sahip Paris’i çok iyi bilirlerdi ve geceleri ona öteki kentlerden esirgedikleri altın yaldızlı özel ilgiyi gösterirler, müthiş parlaklıklarıyla, esrarlı duruşlarıyla onu taçlandırırlardı. “Paris’in Midesi” olarak bilinen, gürültülü, pis kokulu, bin bir suçun işlendiği ama yine de capcanlı “Les Halles” yakınlarındaki dar ve kirli bir sokakta tatlı bir laterna müziği duyulmaktaydı; tabiatın en yetenekli çalgıcıları ötücü kuşlar simsiyah balkon demirlerine sıra sıra konmuş bir halde bu yapay müziği dikkatle dinliyorlar ve kendi özgün müzikleriyle karşılaştırıyorlardı. “Kentler Kraliçesi” güzel Paris, merkezde Louvre civarından başlayıp spiral şeklinde dışa doğru genişleyen rakamlarla belirtilen yirmi idari bölgeden oluşuyordu ve Les Halles Paris’in “Birinci” ve en eski bölgelerinden biriydi; 1200 yıllarında yapılmış dev binasıyla görkemli Louvre Müzesi ve 1639’da ‘Kırmızı Elbiseli rahip’ Kardinal Richelieu’nün evi olarak yapılmış göz alıcı Kraliyet Sarayı da bu tarihi bölge içerisindeydi.
İçinde bulunduğumuz sokak, Antoine Lavoisier gibi ünlü bir bilim adamının, Belleville ya da Charonne gibi bir köyün veya bir kilisenin, Frédéric Chopin gibi ünlü bir müzisyenin, Jeanne d’Arc gibi şöhretli bir kahramanın, Stendhal gibi meşhur bir yazarın ya da Austerlitz gibi önemli bir tarihi olayın adını taşımayan mütevazı, sıradan bir yerdi. Kurtuluş sokağı isimli bu daracık sokaktan bakıldığında, “Demir Sihirbazı” lakaplı köprü ustası Gustave Eiffel’in kırk üç yıl önce, Fransız İhtilali’nin 100. yıldönümünde yapımını tamamladığı üç yüz yirmi metrelik ve yedi bin tonluk demirden dev anıtın ucu az da olsa görülebiliyordu. Doğu’nun sihirli Piramitleri ve eşsiz Babil Kulesi gibi Batı’nın baş döndürücü Eiffel’i de insanoğlunun gizemli yıldızlara biraz daha yakın olma hayalinin itici gücüyle yapılmış göksel merdivenlerin şahane basamaklarından biriydi. Yeryüzünün tatminsiz insanı, bazen gökteki yıldızları en lezzetli meyvelere benzetir ve onları bir sepete toplama arzusuyla yanıp tutuşarak oralara çıkmak için pırıltılı merdivenler inşa ederdi… Yunan mitolojisinde gökyüzüne çıkmak için bir merdiven kurulabileceğine inanılırdı; boyları her yıl bir kulaç uzayan Poseidon oğulları Otos’la Ephialtes, âşık oldukları Hera’yla Artemis tanrıçaları kaçırabilmek için dağları üst üste yığıp gökyüzüne merdiven kurmayı tasarlamışlar, ama başaramamışlardı!.. Göklere yakınlık her zaman insanoğlunun en çok yanıp tutuştuğu, asla vazgeçemediği baki hedefi olacaktı…
Genç ve yakışıklı bir dilenci, Kurtuluş isimli bu dar sokağın girişindeki bir binanın duvarına asılı “Rue de Salut” yazılı mavi emaye demir tabelanın altında bağdaş kurmuş bir halde sükunetle oturmakta ve gelip geçenlerden para istemekteydi. İki büklüm olmuş hamallar, burnu havada serseriler, kırık dökük arabalı satıcılar, saçları çiçekli şuh fahişeler, maymun elli yankesiciler, topal, kör ve öksüz numarası yapan hilekarlar sık aralıklarla sokaktan geçiyorlardı; toplumun kayıp insanlarının hüzünlü bir resmi geçit töreni vardı sanki. Sinyor Carlo Goldoni, “Nerede yem varsa kuşlar oraya üşüşür.” derken Les Halles’e üşüşen bu kayıp, bu aç, bu bahtsız insanları da betimlemiş oluyordu. Sokağın biraz ilerisinde kırmızı panjurlu, yeşil boyalı, içinde romantik bir ışık yanan dikkat çekici bir ev vardı. Evin tahta kapısı sessizce açıldı ve alımlı bir kadın oymalı kapıdan salınarak dışarı çıktı. Az sonra, o pasaklı sokağa hiç uymayan, çamurlar içindeki bir altın gibi görkemle parıldayan bu zengin giyimli kadının topuklu ayakkabılarından çıkan keskin sesler her yerde yankılanmaya başladı. Sanki bir ayakkabı dükkanında bir şeyler çekiçleniyordu. Genç dilenci, pusuya yatmış bir leopar sessizliğinde avının kendisine yaklaşmasını sabırla bekledi ve iyi bir zamanlamayla şapkasını öne uzatarak harekete geçti.
Genç Werther'in İlk Acıları
The First Sorrows of Young Werther
23 Nisan 1769
Bu satırları okurken yüzünün aldığı hali öylesine iyi tahmin edebiliyorum ki, Wilhelm! Kızgınsın bana, hem de çok kızgınsın ve bunda da çok haklısın! Her şeyini seninle paylaşan, kulaklarını en gizli sırlarımla hiç çekinmeden dolduran ben, nasıl oldu da sana hiç haber vermeden öylece çekip gittim uzaklara? Sana neden hoşça kal diyemedim biliyor musun, sevgili dostum, diyemedim çünkü yufka yüreklinin tekiyim ben; ayrılırken ağlamak istemedim! Beni kalmaya ikna etmenden de korktum sanırım… Senin bana olan değişmez sevgine güvenerek yaptım bu yapılmayacak işi!.. Ne olur bağışla beni, canım kardeşim, seni seven ve her zaman sevecek olan bu düşüncesiz Werther’i bağışla, yücelerdeki Tanrı gibi!..
Neredeyim ben biliyor musun, değerli dostum? Büyük ozan Homeros’un vatanında mıyım? Yoksa senyör Cervantes’in güneşli ülkesinde mi? Sakın ünlü hatip Demosthenes’in diyarında olmayayım? Bahar-tanrıça Flora’nın yaydığı sarhoş edici kokularla başımın fırıl fırıl döndüğü, bülbülümsü bir kuşun sevinç dolu şakımalarıyla mest olduğum bu tanrısal diyar neresidir? Bu sorunun yanıtı için yanıp tutuştuğundan eminim!.. Öyleyse dinle, can dost: Mukaddes bir nehrin kenarında, söğüt ağaçlarının altındaki taptaze çayırların üzerinde uzanmış bir vaziyette yazıyorum bu mektubu. Ah, bir görsen öyle tatlı, öyle ağırbaşlı akıyor ki bu nehir!.. Çok da bilge bir havası var! Az önce bana şöyle fısıldadı, Wilhelm:
“Hayat gibi akıp gidiyorum; kıyıda durup izleme beni, sen de ak benimle!”
Yemin ederim böyle fısıldadı!.. Suya girmemek için kendimi zor tuttum!.. Avon ismini vermişler bu heybetli sulara… Nerede olduğumu tahmin etmeye başlamışsındır. İşte sana önemli bir ipucu daha: Nehrin karşı kıyısında Holy Trinity kilisesinin çanları çalıyor; ruhları okşayan bir esinti hissediyorum havada, sanki ulu Tanrı zarif kanatlarıyla dünyayı yelpazeleyen meleklerini bölük bölük oraya gönderiyor, çanların etrafında dans etsinler diye!.. Bu ilâhî dansları çok canlı bir şekilde hayal edebiliyorum, dostum!..
Britanya adasının ortasında, Warwickshire Kontluğundayım! Evet, sana yıllar önce söylemiştim, Shakespeare’in doğumunun 200. yılında, onun hem vaftiz edildiği ve hem de gömüldüğü yerde olmayı çok isterim demiştim; dediğimi yaparım bilirsin! İşte şimdi, beş yıl gecikmeyle de olsa buradayım, aziz dostum, Stratford-upon-Avon isimli şipşirin bu kasabada.
Biliyorum şaşırdın! Frankfurt’ta iken tembelliğim üzerimdeydi; hiç üşenmeden arkadaşın Werther’in buralara kadar gelmesine şaşırdın!.. Fakat, can dost, beni bilirsin işte, uçarı yüreğimi çok iyi tanırsın; çılgınca arzularıma, aniden parlayan alevli hayallerime hizmet etmekten hoşlanırım ben! Cıva gibi hareketli bir ruhum var benim!.. Bağımsızım ve taşkınım; aniden uçar, aniden kaçarım!.. Özetle, ele avuca sığmazın, daldan dala atlayanın tekiyim!..
Beni şimdi böyle, şu sonsuz keyifli halimle onlarca çeşit kır bitkilerinin içinde bir görsen öylesine imrenirdin ki bana!.. Bir elimle kalemi tutmuşum öteki elimde üstadın soneleri var; içinde bulunduğum şu an karşı kıyıda yoncalıklar ve baharın gelişini müjdeleyen çiğdemler içinde birbirleriyle şakalaşan sevimli kazlar gibi gamsız ve güneşte keyif çatan yaban gülleri gibi öyle bahtiyarım ki hiç sorma!.. İnsan böyle ayrıcalıklı anları hayatında ne zaman yakalayabiliyor ki? Çoğu insan bu önemli sorunun cevabını bilmez! Oh, şükürler olsun ki ben bunun cevabını biliyorum: Ne zaman doğayla baş başa kalsa insan, ne zaman tabiatın hünerli kollarına atılsa işte o zaman yakalıyor, sevgili dostum, ve bu harikulade anlar ne kadar sıklıkla yaşanırsa, yaşanan ömür de o kadar az boşa geçmiş, o kadar anlamlı oluyor!..
Bir tıp doktoru vardı, hani şu kan dolaşımlarıyla ilgili müthiş çalışmalar yapan, hatırladın mı? İsmi dilimin ucunda; vızıldayan haşarı böcekler ve bir hayalet gibi nehirde sessizce ilerleyen şu büyükçe tekne dikkatimi dağıtmasa hemen söyleyeceğim sana!.. Harvey… William Harvey! Tanrı’nın yazdığı bir kitaptır demişti doğa! Şu güzel anda o gizemli kitabın cömert koynundayım, Wilhelm; yemyeşil ve mis kokulu sayfalarının üzerinde, tırtıllarla, uğur böcekleriyle birlikte barış içerisinde o zümrüt kitabı doyasıya kokluyorum, olabildiğince içime çekiyorum, dalgalanan yabani çuha çiçeklerine ve şövalyelerden daha soylu ağaçların sallanmalarına baktıkça uykum da geliyor! Göz kapaklarım müthiş ağırlaştı ve gözlerim kapanmaya başladı bile inan… Ah, ey güzel tabiat! İlahi okşayışın beni mahmurlaştırdı; sen, annelerin en şefkatli olanı, dadıların en ihtimam gösterenisin!..
Bana izin ver şimdi, güzel dostum, bırak masum bebekler gibi kaygısızca uyuyayım hemen; rüya gibi bir yerde uykuya dalıp türlü rüyalar göreyim bu yeşil rüyanın içinde!..
Yine yazacağım sana; söylememe hiç gerek yok zaten, benden mektup gelmezse bunun tek bir sebebi olabilir: Biçare Werther, senin bu çılgın sadık arkadaşın ölüp de topraklara gömülmüş demektir!.. Ölüm tanrısı Thanatos’un kardeşi Hypnos ısrarla beni çağırıyor; uyku tanrısına yenik düşmek üzereyim, gitmeliyim…
|